Doğmamış Çocuğa Biçtiğim Don: Yeni Köylü Edebiyatı



Selçuk Baran’ın ilk öykü kitabı Haziran’ın Kent Kırgını isimli öyküsünde anlatıcı, kent kırgınını nasıl tanımlayacağını bilmediğini söyler ve nasıl anlıyorsanız öyledir dedikten sonra dayanamaz: bir kent kırgını için yapılacak en akıllı şey başkentin göbeğinde değil de kırlara, köylere, uzaklara gidip oraya yerleşmek diye ekleyerek nasıl anlamamız gerektiğine dair minik bir ipucu verir.


Bunu okur okumaz kendimi de köy kırgını olarak tanımladım ben de. Bir kent kırgınının aksine, sımsıkı kapalı olduğunu sandığım perdenin minicik aralığından odamda yürüdüğüm gözetlenen ve ertesi gün “senin kız gene dolanıyodu dün gece” diye eve haber gelen kırlarda, köylerde, uzaklarda değil de perdelerin sonuna kadar açık olduğu, her odasında sarı ışıklar yanan, kimsenin dönüp geçerken camlardan içeri bakmadığı, baksa bile “lambader güzelmiş”ten öte kaygı taşımadığı kent merkezlerine yerleşmeyi seçtiğimle yüzleştim.


Eski bir köylü olarak, yeni köylülerin şehirden köye dönme motivasyonunu anlamakla birlikte, bu kararı alırken nasıl göze aldıklarına bir türlü inanamadığım bazı köy gerçeklikleri dolaşıp durur hep kafamda. Köyün küçüklüğü, küçük olmasının getirdiği baskı, herkesin herkesi tanıması, odanda bile yalnız olamayışın, kaçacak yerinin olmaması gibi tamamen kişisel kaçış kaygılarımı yükledim gidenlerin yaşayacağı hayata. E ama çoğunlukla yanılmışım tabi. Çünkü başlangıç noktalarının farklılığını ihmal ediyormuşum bunları düşünürken. Zaman zaman garipsedim ve açıkçası her zaman kıskandım kentten köye yerleşip de orada tutunanları. Nihayetinde benim içine doğduğum ve tutunamadığım, bana dar gelen, kaçtığım yerlere geri dönüp, orada bir yaşam kurup üstüne bir de mutlu oluyorlar...


Bu noktada yeni köylü tanımını yapmak sanırım önemli. Geçmişinde köy deneyimi olan, çocukluğunu köyde geçirmiş, şehre gitmiş ve sonra tekrar köyüne dönmüş bir kişi sanıyorum ki “yeni köylü” olmak için köye fazla aşina. Ben kentsoylu olup, belli bir yaştan sonra, bilmedikleri, bağlarının olmadığı köylere yerleşenleri yeni köylü olarak tanımlıyorum bu yazıda. Herhangi bir istatistik, sayı veremiyorum fakat son yıllarda doktora çalışmalarım gereği Kazdağları’nı her ziyaret edişimde en az iki hane daha artış olduğunu görüyorum bildiğim köylerde. Tek bir lokasyondan genelleme çıkarmak da bilimciliğime aykırı olduğundan yeni köylü sayısında artış olduğunu söylerken yanlı (biaslı) olduğumu, muhtemelen benim tanıştığım insanların sayısının artmasının böyle bir illüzyona yol açtığını belirteyim.


Faklı bir yaşam deneyimi, tamamen özgün bir adaptasyon süreci (köyüne göre), sıfırdan kurulan yeni ilişkiler, değişen maddi gelir elde etme hatta gıda temini yolu gibi büyük bir sürecin bir noktada yazıya döküleceğinden emindim açıkçası. Videolar, belgeseller, dergi yazıları bunun hep öncüsü gibi geldi bana. Köyden kente göçün edebiyatı varken, kentten köye göçün edebiyatı neden olmasın diye düşündüm. Elbette ki akış yoğunluğu çok farklı, ama tanıştığım yeni köylülerin büyük kısmından da laf arasında bir şeyler yazdıklarını duyuyordum. Tabi bu bir noktada gelmeye başlayacak yazıların “Yeni Köylü Edebiyatı” gibi bir birikim oluşturup oluşturmayacağını bilemiyorum, ama ben kendimce bu kategorizasyonu yaptım ve Melih Aşanlı’nın Kazdağları Öyküleri’ni bu kategorinin ilk kitabı olarak işaretledim. Normali, belli bir yazın birikimi oluşması ve sonra adlandırmasını yapmak biliyorum ama, bu sefer tersten gidip yazılmamış eserleri sınıflandırıyorum.


Şunu söyleyerek başlamalıyım (gerçi başlayalı çok oldu), beklentimi neredeyse karşılayan bir öykü kitabı. Köy işlerini, koyunları, kara sığırları, elektrikli testereleri, kahve işlerini, yem zamlarını, traktörleri, kara ormanları neredeyse tüm detaylarıyla öğreniyoruz öyküleri okudukça. Bu noktada didaktik bir amaç taşımadığını söylemek çok zor olur kitabın, çünkü doğrudan “köye sonradan yerleşmiş bir kentlinin köy gözlemleri ya da deneyimleri üzerine” yazdıkları. Bazı yerel kelime kullanımları (örneğin; dada) önce cümle içinde kullanılıp sonra açıklanıyor. Bu da didaktik olmadığını söylemeyi zorlaştıran unsurlardan biri.


Öykülerde eğer karşılaşsam çok rahatsız olacağımdan emin olduğum, köyün romantize edilmesi gibi bir eğilim kesinlikle yok. Neredeyse tüm öyküler pozitif bir duygu taşıyor ve bitiminde gülümser bir yüz bırakıyorken üstelik, romantizme kaymaması bana kalırsa gerçek bir başarı. Bu başarıyı dengeleyen bir şey daha var ki; köy kahvesindeki amcalar. Öykülerdeki kahramanların çoğu kahvede takılan amcalar ya da onların oğulları, çok nadiren kadınlarla karşılaşıyoruz. Bunu köy gerçekliğinde düşünürsek “bir köy zaten kahvedeki amcalardan ya da onların oğullarından oluşur” deyip, kitabın yansıtıcılığını yüksek bulabiliriz. Ama “köydeki kadınlara ses vermemek” her zaman bir eleştiri noktası olarak benim için geçerliliğini korur. Elbette yazarın, yazmayı en iyi bildiği karakterlerle ilerlemesi bir tercihtir, ama risk almak ve en azından denemek bir okuyucu olarak beni her zaman mutlu eder. En yaklaştığımız kadının koyun sürüsünü satın alanlara “gebedirler telef etmeyin” benzeri cümleler kuran teyze olması basit bir rastlantı olmamalı diye düşünüyorum.


Sona yaklaşırken, Yeni Köylü Edebiyatı diye, tabir-i caizse doğmamış çocuğa biçtiğim dondan birkaç beklentim olduğuna değineyim. Öncelikle kentten köye yerleşen kadınların köye kendini kabul ettirme süreçlerini okumayı çok isterim. Köydeki erkle mücadelelerini, aynı zamanda fiziksel iş yapmaya alışma süreçlerini de (bahçe olur, hayvan olur, fark etmez...). Kentten köye dönme eşiği hakkında birçok insan, birçok videoda konuştu ya da ufak ufak yazdı, hatta bir filmler bile çekildi. Ama yine de buraya getiren süreci lezzetli bir dille okumayı nasıl isterim anlatamam. Böyle kendime sipariş veriyomuşum gibi olmadı umarım. Eğer öyle olduysa da;


Kendim çalar, oynarım



45 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör