Mutlu Bir Yer Olarak Kafamızın İçi

Bir süredir çevremde Genazino okuyan insanları gördükçe eserleri hakkında meraklanmaya başlamıştım. Ardından ODTÜ’de seçmeli Türkçe dersi aldığım Sibel Hoca’nın da Mutsuzluk Zamanlarında Mutluluk kitabını övmesiyle buluşma listesine eklemiştim. Okumaya niyetlenmemiz, okumamız ne kadar sürer pek bir fikrim yoktu ama bu kadar çabuk seçilmesi benim için de iyi oldu.


Mutsuzluk Zamanlarında Mutluluk genel olarak beğendiğimiz ve kendimizle bağdaştırabildiğimiz bir roman oldu. Yine de ben daha çok kişisel yorumlarımdan bahsetmeyi tercih edeceğim. Buluşmada çok fazla dile getirme fırsatım olmayan şeyleri daha derli toplu bir şekilde açıklayabilirim gibi hissediyorum.


Gerhard Wahrlich yaşadıkları ve anlattıkları bakımından çok yakın hissettiğim bir karakterdi. Kitabın geçtiği zaman hakkında pek bir fikrimiz olmasa da günümüzden çok geride kaldığını düşünemiyorum. Belki Gerhard’ın düşüncelerini bu kadar iyi anlayabiliyor olmak zamansal duvarı da görünmez hale getiren bir etken oldu.


Gerek buluşmalarda olsun gerek kişisel meraklarımız bizi yönlendirmiş olsun son zamanlarda Kuzey Avrupa’da geçen kitapları okuyoruz. Bireysel konuların ve gündelik yaşantılardaki sıradan olayların ön plana çıktığı ve kişinin kendi kafasının içinde tüm dünyayı ölçüp tarttığı bu anlatımlar çok hoşuma gidiyor. Özellikle bir süre yalnız yaşadıktan sonra kendi kafamın içinde yaşamanın benim için normalleştiğine inanıyorum. Her şeyi kendimle paylaşıp kendimle tartıştığım ve kendimle uzlaşıp kendimce sonuçlara vardığım bir dünyadan bahsediyorum. Zaman içerisinde yalnızlaşmanın getirdiği bir etkiyle dış dünyanın artık aklımın içinde şekillenmesi aslında biraz yalnızlığı da keyifli hale getiren bir olguya dönüştü benim için. Yalnız kalıp şeyler üzerine düşünmek ve beni yormayan, yıpratmayan bir algılama biçimi haline geldi.


Genazino’ya benzer olarak öncesinde Solstad’ın ve Bernhard’ın anlatımları da aynı hisleri bende uyandırmıştı. Bernhard soluksuz devam ettirdiği ve aklına gelen her şeyi metne boca ettiği anlatımıyla kendi kafamın içindeki işleyişten bana bir kesit sunuyormuş gibi hissettiriyordu. Solstad’ın Ruklasının takıntı haline getirdiği konular ise dışarıdan bakan birisi için anlamsızlık yığını olarak bir araya gelmiş fikirler gibi görünse de kendi manasız takıntılarımızla kıyasladığımızda bize kendimizle ilgili çok fazla şey söylüyor gibi düşünüyorum. Bu durumlarda, aslında kendi huzursuzluklarımızın bizim için ne kadar şiddetli olduğunu ama dışarıdan bakan birisi için “takıla takıla buna mı takıldın…” diyeceği şeylere dönüştüğünü net bir şekilde görebiliyorum. Kendi derdimiz bir başkası için hiçbir şey ifade etmiyor ve bunun ne kadar sıradan bir insan davranışı olduğunu düşünmeden edemiyorum. Kendi kafamın içinde olayları evirip çevirmekten sıkıldığımda başkalarına anlatmak istiyorum, ama bu basit “hiçbir şey ifade etmeme durumunun” o kadar çok yan etkisi var ki aklımın ötesine geçmek artık beni yormaktan başka bir şeye sebep olmuyor.


Konudan çok sapmadan kitaba döneyim. Buluşmada Gerhard’ın Traudel’le ilişki kurmaktan korktuğunu, bağlanma konusunda sıkıntılarını olduğunu, bunun büyük bir oranda annesiyle ilişkili olduğunu (öğk!) konuşup durduk. Ben bunların hiçbirine katılmadığım için konuşmak istemedim. Gerhard’ın Traudel’le ilişkisini bir bağlanma kuramı içinde incelemek kolektif algılarımız açısından en mantıklısı gibi görünüyor eminim ama niyeyse Gerhard bana yalnızlıkla kurduğu bağları tehlikeye atmaktan çekiniyormuş gibi hissettirdi. Traudel’e karşı olduğu falan yok, sadece ona göre davranış sergileme zorunluluğunu anlamlandıramıyor (17). Bu bir bağlanma meselesi değil, yalnızlıkla kurulan ilişkinin değişmesi. Gerhard’ın evlilik konusunda söylediklerini okuduktan sonra benzer fikirlerin beni işgal ettiğini fark ettim. Evliliğin birçok alanda avantajları olduğunu görebiliyorum. Evli insanlar durmadan bunlardan bahsediyor. Ama çoğu zaman evliliğin avantajlarından çok dezavantajlarından bahsettiklerinin farkında bile değiller. Gerhard da yalnızlığın verdiği rahatlatıcı hissin evlilik kavramıyla birlikte tehlikeye gireceğini çok güzel bir şekilde açıklamış.


Gerhard’ın erkekliği de çok bahsedilen konulardan biri oldu buluşma süresince. Buluşmada tek katıldığım konu onu cinsiyetsiz olarak ele almak ve erkekliğinin roman akışına pek katkıda bulunmadığını göz önünde bulundurmak oldu. Sık sık Arvid Jansen’le kıyaslandı ve bana göre bu kıyaslama hiçbir şey ifade etmiyordu. Benim Durumumdaki Erkekler’in ana teması Jansen’in ıssız adamlığıyken, Gerhard’ın davranışlarını, toplumun hayatı algılayış biçiminin değişimiyle ilişkilendirdim. Jansen bir kadının bağ kurmakta zorlandığı beyaz erkek dünyasının sorunlarından bahsederken, Gerhard kadın erkek fark etmeksizin bizi bireyselliğimizle kurduğumuz ilişkileri gözden geçirmemizi sağlayan bir anlatım sunuyordu. Bu açıdan iki romanı birbirlerinden oldukça bağımsız buluyorum.


Yine buluşmadaki konulardan biri olan Gerhard’ın felsefe doktorası yapmış bir birey olarak egosundan bahsedilmişti. Gerhard doktora eğitimli bir birey olarak endüstriyel bir çamaşırhanenin planlama müdürü olarak çalıştığından bahsediyor. Buluşmada bu sebeple, sık sık işini kendine yakıştıramadığından ve kendine daha uygun bir iş yapmadığı için kibri altında ezildiğinden bahsedildi. Gerhard gibi bir adamın yaptığı işle ilgili tatminsizlik yaşayabileceğine inanmak kendi açımdan çok güç. Yaşadığımız dünyada işini severek yapan çok az insan var. Akademide çalışmak için eğitim almış bir adamın tabii ki bu alanda çalışmadığı için hayal kırıklıkları yaşayabileceğini anlıyorum. Lakin işini kabullenmiş, yeterli para kazandığı için gerisiyle ilgilenmeyen, kendini işiyle tanımlamayan ve bu yüzden bolca kendi aklında yaşamak için vakit bulan biri gözümde canlanıyor. Keyif almak ya da tatmin olmak istediği şeyleri işinden ayırmış, belki hiç uygulamayı planlamadığı fikirler üreterek odağını başka yerlere çevirmiş birisi gibi davranıyor.


Belki bu yazı boyunca Gerhard’ı çok savundum, yaptığı her şeyi dünyayla başa çıkmasına yordum, bilmiyorum… Ama çoğunlukla hayatta kendimi Gerhard gibi hissettiğim için üzerine bu kadar konuşmak istedim sanırım. Hayatla başa çıkmak kolay bir iş değil. Normlara körü körüne uymak, belli bir rotayı takip ederek bizden öncekilerin adımlarını izlemek, bocaladığımızda suçlu hissetmek ve hatayı kendimizde aramak gündelik bir rahatsızlık hissine sebep oluyor. Bununla mücadele etmekse düşündüğümüzden daha zor. Bizden öncekilerin adımlarında hep kaçırdığımız bir şeyler var. Bu kimi için çalışmak istediği bir iş, kimi için devam etmek istediği bir eğitim, kimi için sahip olmak zorunda olduğu bir çocuk. Uyum sağlamaya çalıştığımız dünyanın bizim için ne kadar uygun olduğunu düşünmek için vaktimiz bile olmuyor çoğu zaman.


Sakinleşmek istediğimde, bir şeyleri kendi hedeflerimle ve isteklerimle karşılaştırıp değerlendiriyorum. Gerhard sokakta gördüğü insanları kendine anlatırken, gündelik hayatında olan biteni kendine açıklamaya girişirken bu değerlendirmenin sadece benim için bir çözüm olmadığını gördüm. Gerhard’ın da dediği gibi “iç dünyamın giderek dış dünyamın önüne geçmesi, bunun etkisiyle dış dünyamın beni git gide daha az ilgilendirmesi korkularımın güzel tarafı (122).” Gerçi bu korkuyla Gerhard kadar barışık hissetmiyorum ve bazen iç diyaloglarım çok bunaltıcı bir hale gelebiliyor. Bunaltıcı bir hale geldiğinde de normalliğimin tehlikeye girdiği sinyalleri durmadan beynimi işgal ediyor. Bu noktada Traudel’in Gerhard’ı elinden tutup onu rehabilitasyona götürmesi herkese uç bir davranış gibi gelmiş olsa da bana sinir bozukluklarımızı bir kucaklaşma ya da iki gözyaşıyla çözmekten daha olgun bir davranış gibi göründü. İnsanların birbirine destek olması kavramına karşı çıkmıyorum, yalnızca bazı sorunların her şeyden uzakta, açık havada, tek başına yürüyerek değerlendirmenin ayrı bir tarafı olduğunu söylüyorum.


Gerhard ayrıca hep bahsettiğim ve uzun bir zamana kadar hep hissettiğim bir durumu da bana hatırlatmaktan geri kalmadı: “Onlarca yıl daha iyi bir yaşam için hazırlanmıştım ama bu asla gerçekleşmedi. İnsanın kendi felaketiyle ilişkisinin onu beklemekten ibaret olduğunu kavrayıncaya kadar uzun süre duygusal ve melankolik bir halde yakınıp durdum (133-134).” Varoluşumu anlamlandırma kaygımın çok uzun süre beni huzursuz ettiği dönemler oldu. Kendimle ilgili sıra dışı beklentilerimin her insanın kendinden beklediği şeyler kadar sıradan olduğunu görmek çoğu zaman beni fazlaca yıprattı. Dümdüz bir insan olduğumu ve varoluşumun bir anlama hizmet etmediğini tam olarak kavradığımı söyleyemem ama oraya ulaşmak için adımlar attığım için bir nebze rahat hissediyorum.


Söylemek istediklerimin hepsini söyledim mi emin değilim. Aklımda her şey üzerine uzun uzun düşünmüş, tartışmış ve yazmak için bekletmiştim tahmin edersiniz. Gerhard kişisel olanlar üzerine beni besleyen ve bana yalnız olmadığımı hissettiren bir okuma oldu. Belki gereğinden fazla anlam çıkarmış olabilirim, kendimi Gerhard üzerinden aklamış bile olabilirim. Ama böyle bir taşkınlığa ihtiyacım vardı. Okuduğunuz için teşekkürler.

66 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör